Hale YILDIRIM / GÜNDEME BAKIŞ - Uzman Psikolog Işıl Bektaş, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta arka arkaya yaşanan okul saldırılarını değerlendirdi. Çocuk ve ergenlerde görülen davranış bozuklukları, oyun ve internet bağımlılığının çocuk psikolojisi üzerine etkileri, ebeveynlerin karşılaştıkları davranış bozukluklarında nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğine dair önemli açıklamalarda bulunan Bektaş, “Bu tür olayları tek bir nedene indirgemek klinik açıdan yanıltıcı olur. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları, bireysel psikopatoloji ile çevresel etkenlerin kesişiminde ortaya çıkan çok boyutlu vakalar olarak değerlendirilmelidir” dedi.

Whatsapp Image 2026 04 22 At 11.10.18 Am


KARŞIT OLMA – KARŞI GELME BELİRTİLERİ EŞLİK EDER”

Şiddete yönelimin altında yatan sebeplere dikkat çeken Bektaş, “Çocukluk ve ergenlik döneminde görülen bu tür şiddet davranışları genellikle; erken dönem travmalar, ihmal veya istismar öyküsü, bağlanma problemleri, yoğun değersizlik ve öfke duyguları, dürtü kontrol güçlükleri ve empati gelişimindeki aksamalarla ilişkilidir. Bununla birlikte aile içi çatışma, ebeveyn tutarsızlığı, sınır koyma eksikliği ya da aşırı baskıcı disiplin gibi faktörler de çocuğun içsel regülasyon kapasitesini zayıflatabilir. Klinik çerçevede bakıldığında bu çocuklarda sıklıkla davranım bozukluğu, karşıt olma-karşı gelme bozukluğu veya travma sonrası stres belirtileri gibi tabloların eşlik edebileceği görülür. Ancak tanı koymaktan ziyade, bu davranışın bir ‘semptom’ olduğu gerçeğini vurgulamak gerekir. Şiddet, çoğu zaman ifade edilemeyen yoğun duyguların dışavurumu olarak karşımıza çıkar. Akran zorbalığına maruz kalma, sosyal dışlanma, dijital ortamlarda şiddetin normalleşmesi ve modele alınması da önemli risk faktörleridir. Özellikle kimlik gelişiminin kırılgan olduğu ergenlik döneminde, çocuk kendisini güçlü hissetmenin yolunu kontrol ve zarar verme üzerinden kurabilir” ifadelerini kullandı.


“ERKEN UYARI SİNYALLERİ VARDIR: HAYVANLARA ZARAR VERME, ÖFKE PATLAMALARI”


“Bu noktada önemli olan ‘Bu çocuklar neden böyle oldu?’ sorusundan çok, ‘Bu sürece hangi risk faktörleri zemin hazırladı ve hangi koruyucu mekanizmalar eksikti?’ sorusudur” diyen Bektaş, “Çünkü bu tür davranışlar genellikle erken uyarı sinyalleri verir: artan öfke patlamaları, sosyal geri çekilme, şiddet içerikli fanteziler, hayvanlara ya da akranlara yönelik zarar verme davranışları gibi. Önleyici ruh sağlığı perspektifinden bakıldığında; okul temelli psikososyal destek programlarının güçlendirilmesi, ailelere yönelik ebeveynlik becerileri eğitimi, erken müdahale sistemlerinin kurulması ve çocukların duygusal ifade alanlarının genişletilmesi kritik önemdedir. Bu tür vakalar yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ruh sağlığı meselesi olarak ele alınmalıdır” dedi.

“SAĞLIKLI ÇOCUKTA OYUN ŞİDDET DAVRANIŞI OLUŞTURMAZ”

“Haberlerde ve sosyal medyada bazı oyunlara dikkat çekiliyor, çocukların bu oyunları oynaması gerçekten psikolojilerine etki ediyor mu” sorusunu yanıtlayan Bektaş, “Dijital oyunların çocuk ve ergen psikolojisi üzerindeki etkisi, ‘oyunun kendisinden’ çok; kullanım süresi, içerik türü, çocuğun bireysel özellikleri ve içinde bulunduğu psikososyal bağlamla birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle oyunları tek başına nedensel bir faktör olarak görmek psikolojik açıdan indirgemeci olur. Araştırmalar, özellikle yoğun şiddet içeren oyunlara uzun süreli ve denetimsiz maruziyetin; duyarsızlaşma (desensitizasyon), saldırgan düşünce ve fantezilerde artış, empati düzeyinde geçici azalma ve dürtü kontrolünde zorlanmalarla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak bu etkinin genellikle kısa süreli olduğu ve tek başına kalıcı bir davranış değişikliğini açıklamakta yetersiz kaldığı da vurgulanır. Yani psikolojik olarak sağlıklı, destekleyici bir aile ve sosyal çevre içinde büyüyen bir çocukta, yalnızca oyun oynamak şiddet davranışı oluşturmaz” açıklamasında bulundu.

“RİSK KIRILGAN ZEMİNDE ARTAR”

Bektaş, “Öte yandan risk, daha çok kırılgan zeminlerde artar. Travma öyküsü, duygusal ihmal, öfke regülasyon güçlüğü, akran zorbalığına maruz kalma veya sosyal izolasyon gibi faktörler varsa; çocuk şiddet içerikli oyunları bir boşaltım alanı ya da kimlik inşası aracı olarak kullanabilir. Bu durumda oyun, nedeni değil, mevcut psikolojik zorlanmanın bir yansıma alanı haline gelir. Sosyal medyada belirli oyunların ‘tehlikeli’ olarak etiketlenmesi ise çoğu zaman moral panik yaratma eğilimindedir. Klinik olarak önemli olan, çocuğun oyunla kurduğu ilişkinin niteliğidir: Oyun, gerçeklikten kaçışın tek yolu haline mi geliyor? Günlük işlevselliği bozuyor mu? Duygusal dünyasında bir daralma ya da donukluk yaratıyor mu? Şiddet temalarını gerçek yaşamla karıştırma eğilimi var mı? Bu bağlamda ebeveynlerin tamamen yasaklayıcı bir tutumdan ziyade; sınır koyan, içerik hakkında konuşan, birlikte değerlendiren ve alternatif duygusal ifade alanları sunan bir yaklaşım benimsemesi daha koruyucudur. Dijital oyunlar doğru çerçevede kullanıldığında problem değil; ancak denetimsiz ve tek başına bırakıldığında, var olan psikolojik riskleri görünür kılan bir araç haline gelebilir” diye konuştu.


“OYUN KARAKTERİYLE ÖZDEŞLEŞME BEKLENEN BİR DURUM”

Kendini oyunun içinde yaşıyor sanan çocuğun nasıl erken teşhis edilebileceğini ve ailenin ne yapması gerektiğini anlatan Bektaş, “Bir çocuğun ‘oyunun içinde yaşıyor gibi’ görünmesi, çoğu zaman dışarıdan düşünüldüğü kadar keskin bir gerçeklik kopuşuna işaret etmez; daha çok, çocuğun iç dünyasında kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırın esnemeye başladığını gösterir. Özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde, kimlik arayışının doğal bir parçası olarak farklı rollere girme, karakterlerle özdeşleşme ve oyun üzerinden kendini deneme oldukça beklenen bir durumdur. Ancak bu özdeşleşme, çocuğun gündelik yaşamının yerini almaya başladığında, yani okuldan, sosyal ilişkilerden ve gerçek hayattaki sorumluluklardan belirgin bir geri çekilme eşlik ettiğinde, psikolojik açıdan daha dikkatli bakılması gereken bir sürece girildiğini söylemek gerekir. Burada belirleyici olan, çocuğun oyunla kurduğu ilişkinin niteliğidir. Bazı çocuklar için oyun, sadece eğlenceli bir zaman geçirme aracı değil; aynı zamanda zorlayıcı duygularla baş etmenin, kendini güçlü hissetmenin ya da gerçek hayatta karşılayamadığı ihtiyaçları telafi etmenin bir yolu haline gelebilir. Örneğin kendini yetersiz, değersiz ya da kontrolsüz hisseden bir çocuk, oyunun içinde güçlü, etkili ve görünür bir karaktere dönüşerek bu eksikliği dengelemeye çalışabilir. Bu noktada oyun, bir neden olmaktan çok, çocuğun içsel zorlanmalarının dışavurum alanı haline gelir” dedi.


“ERKEN FARK EDİLEN DURUMLARDA SÜREÇ SAĞLIKLI DESTEKLENİR”

Ebeveynlerin süreçte nasıl yaklaşması gerektiğine dikkat çeken Bektaş, “Aileler genellikle bu tür durumları fark ettiklerinde hızlı ve keskin sınırlar koyma eğiliminde olur. Oysa ani yasaklar ve sert müdahaleler, çocuğun oyuna daha fazla tutunmasına ve kendini anlaşılmamış hissetmesine yol açabilir. Daha işlevsel olan, çocuğun oyunla kurduğu bağı anlamaya çalışmaktır. Onu yargılamadan, merak ederek yaklaşmak; ‘Bu oyunda seni en çok ne çekiyor?’ ya da ‘Orada kendini nasıl hissediyorsun?’ gibi sorularla çocuğun iç dünyasına kapı aralamak, hem ilişkiyi güçlendirir hem de altta yatan ihtiyacı görünür kılar. Bununla birlikte, gündelik yaşamın ritminin yeniden kurulması da önemlidir. Uyku düzeni, ekran süresi, okul sorumlulukları ve sosyal temaslar belirli bir yapı içinde desteklenmelidir. Çocuğun yalnızca dijital dünyada değil, gerçek hayatta da kendini ifade edebileceği alanlar yaratmak — spor, sanat, akran ilişkileri gibi — onun psikolojik esnekliğini artırır. Ancak bazı durumlarda tablo daha derin bir zorlanmaya işaret edebilir. Çocuğun gerçek ile kurgu arasındaki ayrımı yapmakta belirgin biçimde zorlanması, yoğun içe kapanma, duygusal donukluk ya da işlevsellikte ciddi bir düşüş gözlenmesi halinde, bu durumun profesyonel olarak değerlendirilmesi gerekir. Çünkü bu belirtiler, yalnızca bir oyun alışkanlığının ötesinde, çocuğun ruhsal dünyasında daha kapsamlı bir desteğe ihtiyaç olduğunu gösterebilir. Sonuç olarak, burada odaklanılması gereken şey oyunun kendisi değil, çocuğun o oyunun içinde neyi yaşadığı ve neyi telafi etmeye çalıştığıdır. Erken fark edilen ve ilişki temelli bir yaklaşımla ele alınan durumlarda, çocuk yeniden gerçeklikle daha dengeli bir bağ kurabilir ve gelişimsel süreci sağlıklı bir şekilde desteklenebilir” ifadelerini kullandı.

“BELİRTİLER GÖZARDI EDİLDİĞİNDE SORUN DERİNLEŞEBİLİR”

“Psikolojik tedavi gerçeklik algısını yitiren çocuklarda tedavi sağlar mı?” sorusunu yanıtlayan Bektaş, “Gerçeklik algısında bozulma yaşayan bir çocuk söz konusu olduğunda, psikolojik desteğin etkisi büyük ölçüde bu tablonun niteliğine, şiddetine ve altta yatan nedenlere bağlıdır. Hafif ve orta düzeydeki gerçeklik–kurgu sınırındaki esnemelerde, özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde, psikoterapi oldukça etkili bir müdahale alanı sunar. Bu süreçte amaç, çocuğun iç dünyasını anlamak, duygularını tanımasına ve düzenlemesine yardımcı olmak ve gerçeklikle bağını güçlendirmektir. Oyun terapisi, bilişsel davranışçı yaklaşımlar ve travma odaklı çalışmalar, çocuğun yaşadığı içsel karmaşayı yapılandırmasına ve güvenli bir şekilde ifade etmesine olanak tanır. Aynı zamanda aileyle yürütülen çalışmalar, ev ortamındaki ilişki dinamiklerini düzenleyerek psikolojik desteğin kalıcılığını artırır. Daha belirgin gerçeklik kaybı, yani çocuğun düşünce içeriğinde bozulmalar, gerçek dışı inançlar ya da algısal değişimler söz konusuysa, bu durumda psikolojik tedavi genellikle tek başına yeterli olmaz. Bu tür tablolar multidisipliner bir yaklaşımla ele alınır; çocuk ve ergen psikiyatrisi değerlendirmesi, gerektiğinde farmakolojik destek ve eş zamanlı psikoterapi birlikte yürütülür. Önemli olan nokta şudur: Erken fark edilen ve uygun şekilde müdahale edilen durumlarda, çocukların büyük bir kısmı gerçeklikle yeniden sağlıklı bir bağ kurabilir. Çocuk ruh sağlığı esnek ve değişime açık bir yapıya sahiptir. Ancak belirtiler göz ardı edildiğinde ya da yalnızca davranış düzeyinde ele alındığında, sorun daha derinleşebilir” dedi.

GENÇLER VE ÇOCUKLAR NEDEN ŞİDDETE YÖNELİR?

Gençler ve çocukların neden şiddete yöneldiğini, bunun altında yatan sebepleri anlatan Bektaş şunları kaydetti:

Çocuk ve ergenlerde şiddete yönelim, çoğu zaman “zarar verme isteği”nden çok, içsel bir taşkınlığın yönetilememesiyle ilgilidir. Özellikle gelişimsel olarak henüz olgunlaşmamış yürütücü işlevler (dürtü kontrolü, sonuçları öngörme, geciktirme becerisi) yoğun duygularla birleştiğinde, davranış daha hızlı ve filtresiz ortaya çıkabilir. Bunun yanında bazı gençlerde kronik bir “uyarılma ihtiyacı” görülür. İçsel boşluk, sıkıntı toleransının düşüklüğü ya da sürekli yoğun uyaran arayışı, riski yüksek ve sınır ihlali içeren davranışlara yönelimi artırabilir. Şiddet, bu noktada bir tür canlılık hissi yaratma aracı haline gelebilir.

“ERGENLİKTE ‘GÜÇ, GÖRÜNÜRLÜK VE AİDİYET’ İHTİYACI BELİRGİNDİR”


Kimlik gelişimi açısından bakıldığında ise, özellikle ergenlikte “güç”, “görünürlük” ve “aidiyet” ihtiyacı belirgindir. Bazı gençler için şiddet, bir gruba ait olmanın, saygı görmenin ya da fark edilmenin kısa yolu gibi algılanabilir. Bu durum, bireysel değerler henüz tam oluşmadan dış referanslara aşırı bağımlı kalındığında daha sık görülür.

“ŞİDDETİ ANLATILAMAYANIN İŞARETİ OLARAK OKUMALIYIZ”

Bir diğer önemli boyut da zihinselleştirme (mentalizasyon) kapasitesidir. Yani kişinin hem kendi duygularını hem de karşısındakinin zihinsel durumunu anlama becerisi. Bu kapasite yeterince gelişmediğinde, başkasının acısı ya da sınırları gerektiği gibi temsil edilemez; davranışın sonuçları duygusal düzeyde hissedilmeden eyleme dökülebilir. Bazı çocuklar için şiddet bir “iletişim dili”ne dönüşür. Söze dökülemeyen, anlamlandırılamayan ya da karşılık bulmayan içsel deneyimler, davranış üzerinden anlatılmaya çalışılır. Bu nedenle şiddeti yalnızca engellenmesi gereken bir davranış olarak değil, altında yatan düzenleme güçlüğünün ve anlatılamayanın bir işareti olarak okumak gerekir.


“ÇOCUK DİJİTAL DÜNYAYA İHTİYAÇ YÜZÜNDEN YÖNELİR”


“Aileler çocuklarını sanal bağımlılık ve şiddete yönelimden korumak için neler yapmalı” sorusunu da yanıtlayan Bektaş, “Ailelerin bu konuda en sık yaptığı hata, yalnızca ekranı hedef almak oluyor. Oysa koruyucu olan şey, yasaklardan çok ilişki ve yapı kurabilmektir. Çocuk dijital dünyaya çoğu zaman bir ‘neden’ yüzünden değil, bir ‘ihtiyaç’ yüzünden yönelir; bu ihtiyaç görülmediğinde risk artar” dedi ve açıklamasını şöyle sürdürdü:


“SINIRLAR NET VE TUTARLI OLMALI”


Bu nedenle öncelikle ev içinde duygusal temasın güçlenmesi gerekir. Çocuğun kendini ifade edebildiği, yargılanmadan dinlendiği bir ilişki alanı, onu dış dünyadaki risklere karşı doğal olarak daha dayanıklı kılar. Aynı zamanda sınırlar da net ve tutarlı olmalıdır. Ekran süresi, uyku düzeni ve sorumluluklar konusunda belirsiz ya da değişken tutumlar, çocuğun kendi kendini düzenleme becerisini zayıflatır.


“ALTERNATİF DOYUM ALANLARI OLMALI”


İçerik denetimi kadar, içerik üzerine konuşabilmek de önemlidir. Çocuğun ne oynadığını ya da izlediğini bilmek, bunu birlikte değerlendirmek ve gerektiğinde anlamlandırmak, pasif maruziyeti aktif farkındalığa dönüştürür. Bunun yanında çocuğun hayatında alternatif doyum alanlarının olması kritik bir faktördür. Spor, sanat, akran ilişkileri ve gerçek yaşam deneyimleri ne kadar güçlenirse, dijital dünya tek kaçış alanı olmaktan çıkar. Çünkü çocuk yalnızca sınırlanan değil, aynı zamanda desteklenen bir sistem içinde gelişir.

“YASAKLAMAKTAN ÇOK REHBERLİK EDİLMELİ”


Şiddete yönelim açısından ise en önemli koruyucu unsur, duyguların ifade edilebildiği ve düzenlenebildiği bir ortamdır. Öfke, hayal kırıklığı ya da değersizlik hissi bastırıldığında değil, anlaşılabildiğinde dönüşür. Aile bu duygulara alan açabildiğinde, çocuk onları davranışla değil, sözcüklerle ifade etmeyi öğrenir. Özetle, koruma; kontrol etmekten çok bağlantıda kalabilmek, yasaklamaktan çok rehberlik edebilmek ve çocuğun iç dünyasını ihmal etmeden sınır koyabilmekle mümkündür.